ALEVILER BIRLIGI

Ozgur ve Demoktrat Platform
 
AnasayfaAnasayfa  PortalliPortalli  TakvimTakvim  GaleriGaleri  SSSSSS  AramaArama  Kayıt OlKayıt Ol  Üye ListesiÜye Listesi  Kullanıcı GruplarıKullanıcı Grupları  Giriş yap  

Paylaş | 
 

 FAŞİST VE FAŞİZM

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek 
YazarMesaj
Balta
Admin
avatar

Erkek
Mesaj Sayısı : 82
Yaş : 47
Yer : Kanguruular Diyari
Meslek : PCL Engineer
Kisiel Rutbe : Aleviler Birlesin
Kayıt tarihi : 25/01/07

MesajKonu: FAŞİST VE FAŞİZM   26/1/2007, 13:31

<BLOCKQUOTE id=b57cea58>Irkçılık bir insanlık suçudur ve Bu suçu işleyenler "Faşistir.

Uluslararası Irkçılıkla Global Mucadele (IARC) adına H.Balta

“Faşist“ sözcüğü bir baltanın çevresine bağlanmış bir demet sopa anlamına gelen Latince “fascis” sözcüğünden türetilmiştir . Bu, Eski Roma’da birlikten güç doğduğunu gösteren bir semboldü.Bütün faşist hareketlerin ortak özelliği olarak ulus, ırk yada devlet gibi bütünsel kavramlara verilen aşırı önem, bu kavramın bütün tarih ve yaşamın merkezi ve düzenleyici gücü olarak görülüşü ve sarsılmaz bir birlik oluşmasını sağlayabileceği umuduyla bütün halkın çevresinde ve ardında toplanacağı bir önderin tartışılmaz otoritesi görülebilir. Faşist yönetimlerde tüm halkın çıkarlarını gözettiğini savunan tek bir parti vardır fakat aslında sadece büyük işverenlerin ve toprak sahiplerinin çıkarlarıyla ilgilenir.

Faşizmin tek yöntemi, iktidara şiddet ve zorla ulaşmak, onu aynı yolla elde tutmaktı. Egemen olan eğilim, savaş, dövüş, acımasızlık ve askeri disiplini yüceltiyor, her türlü ahlak değerini zayıflık olarak nitelendiriyordu. Böylece faşizm, birey hak ve özgürlüklerini yok sayarak, yetki ve sınıf eşitsizliğini savunan ve totaliter sıfatını kazanan bir ideolojiye dönüşmüştür. Totaliter ve otoriter ideolojiler Roma Katolik Kilisesi ve Grek Ortodoks Kilisesi’nin doktrinleridir.Bu nedenle İtalya’da ortaya çıkmıştır.

Faşizme yol açan diğer bir etken, kitlelerin cehaletidir. Birinci Dünya Savaşı'yla birlikte eğitimde de büyük bir gerileme yaşanmış, pek çok eğitimli genç insan savaş alanlarında ölmüştür. Bu, toplumun genel kültür düzeyini düşürmüştür. İşte genelde faşizme destek verenler, onun adına mücadele edenler ve onun saldırgan politikalarına alet olanlar bu cahil insanlardır. Çünkü faşizmin temel fikri dayanakları olan yani ırkçılık romantik milliyetçilik, şovenizm, hayalperestlik vs. ancak cahil insanlar tarafından geniş çapta kabul görebilecek basit söylemlere dayanır. Kendilerini her yönden çıkmazda gören bu kitleler, basit bir çözüm olarak faşist liderlere sarılmışlardır.

Faşizm, eşitsizlikçi ve ırkçı bir ideolojidir; insanlar doğuştan eşit yaratılmamışlardır. Bazıları yönetmek, bazıları ise yönetilmek için dünyaya gelmişlerdir. Buna uymak herkesin yararınadır; boyun eğmek, güdülmek için yaratılmış olan zayıf ve niteliksiz kişilerin yönetmesi durumunda, insanlık bundan zarar görür. Bu nedenle, egemenlik halkın olamaz. Egemenlik hakkı en üstün olan kişinindir, tek şefindir. Bu tek şef, İtalya'da "Duçe" (Mussolini), Almanya'da "Führer" (Hitler), İspanya'da "Cadillo" (Franco) Türkiyede ise Başbuğ (Türkeş) adını alır.Faşizm kuşkusuz sadece liderden ve lider etrafında örgütlenen faşist partilerden ibaret değildir. halklarını sadece baskıyla susturan "otoriter" rejimler değil, aynı zamanda onları belirli bir amaç uğrunda motive eden "totaliter" rejimlerdir. Bu totaliter sistemde kitleleri faşist ideolojinin etrafında toplayan en önemli unsur ise "aşırı duygusallık"tır. Çevrelerindeki ve tarihteki kavram ve olayları akılcılıktan son derece uzak bir biçimde, duygusal olarak değerlendiren insanlar, çok kolay yönlendirilir, provoke edilebilir ve suç işleyebilir yapıdadırlar. Bu kişiler şayet kendilerinden istenen zalimce eylemlerin "kendi ırklarının üstünlüğü" gibi sözde kutsal bir amaç için olduğuna ikna edilirlerse, her şeyi yapabilirler. kitlelerin duygusal bir coşku ve ajitasyon içinde tutulmasına gayret eder. Hedef, sürü halinde tek tip bir topluluk oluşturmak ve bu topluluğa hükmetmektir. Semboller, bayraklar, flamalar, üniformalar gibi unsurlarla insanlarda kutsallaştırılır din gibi yaşatılır. Sanki İlahi bir güce ibadet eder gibi, bu insanlar büyük bir heyecan ve coşku ile faşist ideallere kendilerini adarlar. Yazılan, haykırılan, defalarca tekrarlanan sloganlar, çığlıklar, marşlar, selamlar faşist ayinlerin önemli bir bölümünü oluşturur.
Faşizmin bir diğer temel özelliği olan şiddet ve savaş da yine kutsal bir değer olarak gösterilmek istenen kavramlardır. faşizmde savaş başlı başına bir değerdir. Bir kabilenin, ırkın ya da halkın, şerefini ve gücünü yaptığı savaşlardan ve verdiği ölülerden aldığına inanılır. Bu inanç, doğal olarak yeni savaşlar açılmasını, yeni kanlar dökülmesini gerektirir.
Faşist kişinin en belirgin özelliği kendi halkına güvenmemesi ve şüpheli gördüğü herkesi öldürmeye kadar varan acımasız metodlarla saf dışı bırakmaya çalışmasıdır. Hemen her faşist düzende halkı kontrol etmeye ve muhalifleri ortadan kaldırmaya yönelik "gizli polis" örgütleri kurulur. Nazilerin ünlü Gestaposu faşist rejimin paranoyasının ne denli büyük işkence ve vahşetlere yol açtığının tarihsel bir kanıtıdır. Bu vahşetin kökeni faşizmin felsefesindedir. Bu felsefede halkın başıboş bırakıldığında hem rejime ihanet edeceğine inanılır. Bizdeki uzantıları ise Çeteleşen ülkücü tetikçilerdir. Faşizmin ideologları arasında yer alan ve özellikle Mussolini'nin üzerinde çok etkili olan Fransız filozof George Sorel(1847-1922) bu düşünceyi savunanların başında gelir. Sorel göre şiddet uygulayarak ihanet ve çürümenin önüne geçilmeli ve böylece totaliter bir düzen kurulmalıdır.
Faşizmin olmazsa olmaz şartlarından biri de diğer ülkelerin topraklarını ele geçirerek yayılma siyasetidir. Faşistler gelişebilmeleri için daha zayıf olan diğer milletleri istila etmeleri ve onları yenerek büyümeleri gerektiğine inanırlar. Bu ideoloji uğruna Mussolini hem kendi halkına hem de işgal ettiği ülkelerin insanlarına büyük acılar yaşatmıştır. Faşizmin işgalci siyasetinin örneği ise kuşkusuz Nazi Almanyası'dır. Naziler, sözde "üstün ırk" olan Almanların, Almanya sınırlarının çok daha ötesine taşan bir "hayat sahası"na ihtiyaç duyduğunu ileri sürmüşler ve bu amaçla II. Dünya Savaşı'nı ateşlemişlerdir.
Faşizmin fazla dikkat çekmeyen, fakat büyük önem taşıyan bir yönü daha vardır: Faşizm, kadınlara karşı düşmanca bir tutum içindedir ve kadınları erkeklerden aşağı görür. Faşizm, kadınları sevgi, merhamet, şefkat gibi duygularla özdeşleştirmektedir ve kadınlara karşı olan antipatisinde bunun büyük rolü vardır. Öte yandan, savaşçılık, kan dökücülük, acımasızlık, sertlik gibi eğilimler ise "erkeksi" karakter olarak tarif edilmekte ve bu nedenle "erkeklik" adeta kutsal bir kavram gibi yüceltilmektedir.

Faşist karakteri analiz etmek için öncelikle incelenmesi gereken kişi, kuşkusuz "faşizm" teriminin sahibi olarak ortaya çıkan İtalyan diktatör Benito Mussolini'dir. O, gerçekte dine büyük bir düşmanlık besleyen, siyasi çıkarlar için gerektiğinde dindar gözüken ikiyüzlü karakterinin örneğini görürüz.
Faşizmi, tutucu ideolojinin çağdaş kalıplar içindeki bir uzantısı sayabiliriz. Çıkış noktasında eşitliksizci, özgürlük karşıtı, seçkinci, ülkücü ve duygular üzerine kuruludur.
Faşizm, ikinci Dünya Savaşı öncesinde, bu ad altında Mussolini İtalyası’nda somutlaştı. Hitler Almanyası’nda ise Nazizm adını aldı. İspanya ve Portekiz gibi ülkelerde, Franco ve Salazar yönetiminde uzun ömürlü faşist eğilimli rejimler görüldü.
Faşizm, bilimsel verilerden hareket eden, tutarlı ve kapsamlı bir inanç sistemi oluşturmaz. Çünkü, daha çıkış noktasında, kendisine esin kaynağı olmuş düşünürlerden başlayarak, insan aklının gücünü yadsır. Dış dünyanın ve özellikle de insan tarihinin anlaşılmaz olduğunu savunur. Faşist düşüncenin temelinde; Descartes'dan Kant'a, Hegel'e kadar uzanan, insan aklına ve insanın bilinçli eyleminin koşulları değiştirebileceğine inanan bir felsefe çizgisine karşı tepki yatmaktadır. Bu tepkide yer alıp faşizmi belki de en çok etkileyen düşünür ise Nietzsche'dir. O'na göre, insanlık bir çöküş dönemindedir. Ancak en yetenekli insanlar gerçekten insancıl bir yaşama yükselebilirler. Öyleyse büyük çoğunluğun bu küçük seçkin kesim için çalışması ve ona boyun eğmesi zorunludur. Faşizmde önemli olan devlet ya da ulustur. Birey, devleti ya da ulusu için feda edilebilir. Birey amaç değil bir araçtır. Devlet her şeyin üstündedir ve her şeye karışır. Hiç bir şey devletin dışında ya da karşısında olamaz. Birey, bir hücre olarak ailenin, grubun, toplumun bir parçasıdır.
İnsanlar doğuştan eşit değildir. Bazıları yönetmek, bazıları ise yönetilmek için yaratılmıştır. Kötü ve yetersiz olan kitleler, seçkinlerin ya da çok üstün yaratılmış tek bir seçkinin buyruklarına boyun eğmelidir. Eşit olmayan inanlara eşit oy hakkı tanıyan seçim bir saçmalıktır. Aptalla akıllı, bilgisizle bilgili, kadınla erkek eşit olamazlar. Yığınlar basit ve değersiz, kısa vadeli isteklerinin üzerine çıkamazlar. İnsanlar eşit yaratılmadıklarına ve aralarında büyük farklar bulunduğuna göre, tartışmaya ve demokrasiye yer yoktur. Büyüğe ve en üstte de "şef"e boyun eğme esastır, insanlar eşit yaratılmadıkları gibi, ırklar da eşit yaratılmamışlardır. Üstün ırkların aşağı ırkları yönetmeleri, onların ve tüm insanlığın yararınadır. Üstün öndere boyun eğmeyen bireye, üstün ırka boyun eğmeyen aşağı ırka karşı şiddet kullanılması doğaldır. Faşizm, sınıflar arasındaki çelişkileri ortadan kaldırmayı öngörür. "Tek şef, tek parti, tek devlet" anlayışı içinde, bütün toplum kesimleri tek bir örgütte temsil edilecek, tüm istekler orada dile getirilecek ve devlet de bunları gerçekleştirecektir.</BLOCKQUOTE>

_________________
ALEVILER BIRLESIN
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://alewitas.gooforum.com
Balta
Admin
avatar

Erkek
Mesaj Sayısı : 82
Yaş : 47
Yer : Kanguruular Diyari
Meslek : PCL Engineer
Kisiel Rutbe : Aleviler Birlesin
Kayıt tarihi : 25/01/07

MesajKonu: Geri: FAŞİST VE FAŞİZM   26/1/2007, 13:32

Evet Arkadaşlar,

Faşist yada Faşizmin karakter analizinden sonra Ülkeler bazında ele almak ve bilgilenmeye devam edersek en belirgin olanı İtalya Örneğidir

İtalya süreci nasıldır bakalım;


Özellikle İtalya, Almanya ve Japonya’da belirgin olan sıkıntının kaynağı, savaş öncesi büyük sömürgelere sahip ve endüstrileşme yolundaki ülkelerin, Avrupa’da hammadde pazarını da ellerinde tutmak için sergiledikleri politikalardı. Aralarında Rusya, Polonya, Avusturya-Macaristan’nın da bulunduğu bu ülkeler, savaşa statülerini eşitleyebilmek ve büyük topraklar kazanmak gibi umutlarla girmişlerdi fakat sonuç umdukları gibi olmadı. Almanya’nın feodal tarım sektörü ile yarı feodal siyasal yapısı alınan yenilgide etkin rol oynamıştı. Savaş sonrası güçlü bir duygusal milliyetçiliğin ortaya çıktığı Almanya’da, Bolşevik korkusu da geleneksel yapının korunması için bir destekti.
Savaşın galipleri arasındaki İtalya’da beklenen kazanımların olmaması ve her alandaki temelsizliklerin ortaya çıkışı ile liberal yapılanmaya olan güvensizliği arttırmıştı. Huzursuzluktan rahatsız olan toprak sahipleri, üst sınıflar ve kilise, reformlar düşünmek yerine, alt sınıfları, savaştan dönenleri ve işsizleri Bolşevik tehlikesine karşı sürükleyebilecek bir lider arıyorlardı. Bu nedenle faşizm, İtalya’nın çağdaş ve ileri bir düzeye gelmesini engelleyecek şekilde ortaya atıldı.
Japonya’da ortaya çıkan faşist hareketin temelinde de, Çin üzerine bir himaye kurabilme hayali yatıyordu. Böylece her üç ülkede de faşizmin ortaya çıkışı için gerekli olan duygusal zemin oluşmuş oluyordu.

Birinci Dünya Savaşı sonrası galip devletlerin uyguladıkları yanlış politikalar olmasa belki de Almanya’da ki iktidar daha farklı boyutlarda olurdu. Zaten Almanya’da faşizm, Alman Birliği’nin kuruluşunda, Prusya Devleti’nde önemli rol oynamış ve Alman orta sınıfları, aydınları ve askeri aristokrasi birbirleriyle sıkı bağlar kurmuştu. Bu bağlar endüstri toplumunun gereklerini karşılamasa da bazı sosyal çözümler getirebiliyordu.
İtalya, İspanya, Portekiz, Romanya, Yunanistan gibi ülkelerde varolan tarıma dayalı ekonomiler ile geri endüstri üretimi, endüstri teknolojisine çok uzaktı ve bu durum da faşizm için uygun ortam yaratıyordu. Bu ülkelerden en iyi durumda olan İtalya’da bile gelir düzeyi ve yaşam standardı oldukça düşüktü. Faşizm bu bağlamda ekonomik bakımdan geri olan ülkelerde ekonominin modernizasyonu için bireycilik karşıtlığı ve otoriterciliğin kullanılması çabası olarak da görülebilirdi.

Benito Mussolini
İtalya’nın savaşa katılma kararı, ülkenin çoğunluğunun ve parlamentonun istememesine karşın, Salandra-Sonnino hükümetinin isteği ve hükümdar onayı ile alınmıştır. Almanya Fransa’ya savaş açar açmaz, Roma hükümeti yansızlığını ilan etti. İtalya bir yıl süreyle taraflardan birinde yada öbüründe yer almasını sağlamak isteyen İtilaf devletleri ile İttifak devletlerinin diplomasi savaşının dama taşı oldu.
İtalya, Birinci Dünya Savaşı’na büyük ümitlerle katılmıştı. 1915 Londra ve 1917 St. Jean de Maurienne Antlaşmaları, Adriyatik ve Doğu Akdeniz'de İtalya'ya geniş ufuklar açmıştı. Müttefiklerinin zaferi, ümitleri daha da kuvvetlendirmişti. Fakat Paris Barış Konferansı'nın ilk günlerinden itibaren İtalya hayal kırıklıklarını, zaferin meyvası olarak toplamak zorunda kaldı . İtalya, savaşın sonunda galip devletler arasındaydı fakat verdiği kayıplar İtalya ve halkını düş kırıklığına uğratmıştı. Alınan zaferin memnun etmemişti. Bu öfke ve ortaya çıkan istikrarsızlık ortamı faşizmin ve Benito Mussolini’nin ortaya çıkışını sağladı.
Mussolini, kişiliği çelişkilerle dolu bir insandı. “Korkak” olarak tanımlanan Mussolini’nin kararsız ve tutarsız bir yapısı vardı. Zaman ve olaylara göre değişme gösteren lider, ideolojisini de bu anlamda etkilemiştir.
Savaş ve doğurduğu sonuçlar, birliği tamamlayamamış İtalya’yı oldukça sarsmıştı. Büyüyen borçlar, savaş giderleri, artan vergiler ve kaybedilen pazarlar İtalya’nın kayıplarıydı. . Birçok fikir akımı ortaya çıkmıştı. İtalya'nın liberal demokrasisinin yanında şimdi, sendikalizm, sosyalizm, komünizm gibi akımlar ortada görünüyordu. Bu akımların etkisi altında, işçiler de kaynaşmaya başlamıştı. Benito Mussolini'nin örgütlediği "fascio" adlı çeteler, işçi hareketlerini bastırmak, toplumdaki patlamaları terörle sindirmek için harekete geçtiler. Bu çetelerin bir araya gelmesiyle, 1921'de Ulusal Faşist Partisi kuruldu. Faşistler, toplumda düzeni ve Büyük Roma Imparatorluğu'nun görkemli günlerine yeniden dönüşü sağlayacak bir güç olarak kendilerini kabul ettirmeye çalıştılar.

İç politikada istikrar kalmamıştı. 1919-1922 arasında iki defa seçim yapılmış ve dört hükümet değişmişti. Hükümetlerin otoritesi kalmamıştı. Bu durum Benito Mussolini liderliğindeki Faşist Partisi'nin (Partito Nazionale Fascista) işine yaradı. 1919 Kasım seçimlerinde milletvekili seçtiremeyen faşistler, 1921 seçimlerinde parlamentoya 35 milletvekili soktular. İtalya halkı, memleketin anarşik durumunda faşizmin disiplin ruhuna sarıldı. Solcu akımın da gittikçe kuvvetlenmesi, monarşi ile Vatikan’ı endişendiriyordu. 1922’de işçilerin genel grevle ekonomiyi felce uğratmaları ve durumun karışması üzerine Faşist Partisi'nin “Kara Gömlekliler”i Napoli'den Roma'ya bir yürüyüş yaparak hükümet darbesine hazırlanınca, Kral hükümeti Faşist Partisi'ne verdi. 30 Ekim 1922 de Mussolini başkanlığa getirildi. Bu, İtalya tarihinde Mussolini ve Faşist diktatörlüğünün başlangıcıdır. Bu diktatörlük 1943'e kadar devam edecektir. Mussolini, seçim yasasını değiştirerek, 1924 yılında seçime gitti. Partisi ancak % 30 dolayında oy toplayabildiği halde, yeni seçim yasası sayesinde, milletvekillerinin üçte ikisinden fazlasını kazandı. O çoğunluğun kararıyla, 1925 yılında tüm partileri kapattı ve yasama yetkisini de kendi elinde topladı.
Mussolini'nin, 1926 yılında, iktidarını sağlamlaştırır sağlamlaştırmaz, kendisinin iktidara gelmesinde büyük rol oynayan "fascio" adlı çeteleri ortadan kaldırmak istedi. Çünkü bu çetelerin üyeleri, çoğunlukla toplumun yoksul kesimlerinden gelen, işsiz kişilerdi. Varlıklı sınıflar için bir huzursuzluk kaynağıydılar. Üyelerin en etkinleri öldürüldü, bir kısmı da hapsedildi. Toplumsal yaşam giderek devletin mutlak denetimi altına girdi. Mussolini, "Kurduğumuz rejim kusursuz olduğu için, muhalefete gerek yoktur” diyordu.
Faşizmi iktidara getiren sadece iç faktörler değildi. İtalyan milletinin milletlerarası planda karşı karşıya bırakıldığı hayal kırıklığı ve tatminsizlik, Faşizmin milliyetçi politika ve propagandasına kuvvetli bir destek oldu.
Mussolini, Akdeniz'de eski Roma İmparatorluğu'nu yaratmak istiyordu. İtalya'nın 1281'den beri gerçekleştirmek istediği sömügecilik emelleri, "Roma İmparatorluğunun yeniden kuruluşu" adı ile Mussolini'nin elinde bir milli ideal haline getirildi.
Mussolini, Akdeniz'e "bizim deniz" (mare nostrum) diyordu. Başbakan olduktan birkaç ay sonra 1923 Şubatı'nda İtalyan Senatosu'nda verdiği bir söylevde şöyle diyordu: "Şunu söylemek cesaretine sahip olmamız gerekir ki, İtalya bir tek denizde ebediyen kapanıp kalamaz, bu deniz Adriyatik olsa bile. Adriyatik'ten başka Akdeniz vardır.”
Faşist dış politikanın bütün Doğu Akdeniz milletleri için rahatsızlık ve huzursuzluk doğurmuştur. Bu huzursuzluğu ilk duyan da Adriyatik bölgesi ile Yugoslavya’dır. Mussolini de iktidara geçer geçmez bu meseleyi ele aldı ve Yugoslavya üzerinde baskıda bulunarak Ocak 1924'te bu devletle yaptığı bir anlaşma ile Fiume'nin İtalya’ya katılmasını sağladı. İtalya ikinci olarak Yunanistan'a yöneldi. Yunanistan-Arnavutluk sınırını düzenlemek için kurulmuş bulunan milletlerarası komisyondaki İtalya temsilcisinin Yanya'da 1923 Ağustosunda öldürülmesi üzerine, İtalyan donanması Corfu Adası'nı bombardıman edip, arkasından adayı işgal etti. İstenilen tazminat ise Milletler Cemiyeti’nin devreye girmesiyle kazanıldı.
Faşist İtalya'nın, Yugoslavya ile Yunanistan'ı korkutan daha önemli faaliyeti ise, İtalya'nın Arnavutluk üzerinde günden güne artan nüfuzu oldu. Doğrusu Mussolini, Arnavutluk konusunda, eski İtalyan hükümetlerinden çok daha başarılı oldu. 1924 yılı sonunda, eski başbakanlardan Ahmet Zogo'nun Arnavutluk’ta iktidarı ele geçirmesi ve 1925 Ocak ayında da cumhuriyet ilan etmesi, İtalya'nın işini çok kolaylaştırdı. Zogo, kendi diktatörlüğünü korumak için İtalya'ya dayandı. 27 Kasım 1926 da İtalya ile Arnavutluk arasında bir Dostluk ve Güvenlik Paktı imzalandı. Bu anlaşma, Yugoslavya tarafından tepki ile karşılandı. Yugoslavya, bu pakta 1927 Kasımı'nda Fransa ile imzaladığı bir Dostluk ve İttifak Antlaşması ile cevap verdi. Yugoslavya, antlaşmayı İtalya ile bir savaş hali için imzaladığını açıklamaktan çekinmedi. Bunun üzerine İtalya 22 Kasım 1927 de Arnavutluk ile İkinci Tirana Antlaşması'nı imzaladı. 25 yıl için imzalanmış olan bu savunma ittifakı antlaşması ile Arnavutluk tamamen İtalya'nın kontrol ve himayesi altına girmiştir.

İtalya'nın Arnavutluk vasıtasiyle Balkanlara kol atması Yunanistan için de bir endişe kaynağı olmuştur. Öte yandan, Mussolini'nin Doğu Akdeniz ve Anadoluyu da yayılma alanları arasında saymaktan çekinmemesi, Türk-İtalyan ilişkilerine de soğukluğun egemen olmasına sebep olmuştur.
1934 Balkan Paktı da, İtalyan tehdidinin bir diğer göstergesiydi. Faşist İtalya'nın İngiltere ile münasebetleri, 1935'e kadar iyi bir çerçeve içindeydi. Fransa'nın savaş sonrası Avrupası’nda dengeyi kendi tarafına çekmesi ve bir üstünlük sağlaması İngiltere’yi, İtalya'da bir denge unsuru aramaya götürmüştür.

İtalyan faşizmi, bu ülkenin ikinci Dünya Savaşı'ndan yenik çıkmasıyla yıkıldı. 1943 yılında Mussolini öldürüldü ve ayağından asılarak halka gösterildi

_________________
ALEVILER BIRLESIN
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://alewitas.gooforum.com
Balta
Admin
avatar

Erkek
Mesaj Sayısı : 82
Yaş : 47
Yer : Kanguruular Diyari
Meslek : PCL Engineer
Kisiel Rutbe : Aleviler Birlesin
Kayıt tarihi : 25/01/07

MesajKonu: Geri: FAŞİST VE FAŞİZM   26/1/2007, 13:34

Evet Arkadaşlar, Faşist yada Faşizmin karakter anal,izinden sonra ülke olarakta İtalya örneğinide verdik çıkış noktasına göre devam edeceğiz. En son olarakta Türkiye örnekleriyle sonuçlandıralım. Ara ara yazıyorum çünkü hem tartışalım hemde kaynakları çoğaltalım diye;

Kuşkusuz ki Almanya deyince akla ilk gelen Adolf Hitler dir.
Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Almanya da diğer yenik devletler gibi büyük sorunlarla karşı karşıya kalmıştı. 1920-1930 yılları arasında enflasyon, işsizlik, ödenen büyük savaş tazminatları ekonomiyi ve toplumsal yaşamı etkilemişti. 1930 Büyük Dünya Bunalımı da işsizliği bir hayli arttırmıştı. Bunalımlardan yararlanan Naziler, Alman ırkının üstün bir ırk olduğunu ve yeniden güçlü bir Almanya yaratacaklarını söyleyerek umutsuz kitlelere bir ışık olarak göründüler.

Adolf Hitler’in başında bulunduğu Nasyonal Sosyalist ( NAZİ ) Parti çeşitli siyasal manevralar ve zorba yöntemler de kullanarak yönetimi ele geçirdi.
Almanya'da Nazizm'in yerleşmesinde de sosyal, politik ve ekonomik bunalımlar başrolü oynadı. I. Dünya Savaşı'ndan yenik çıkmış Almanya'da, yenilginin getirdiği hayal kırıklığına işsizlik ve mali kriz de eklendi. Enflasyon dünya tarihinde eşine az rastlanan bir rakama fırladı. Küçük çocuklar, milyonlarca Marklık destelerle oyun oynuyorlardı, çünkü değeri her saat düşen para işe yaramaz bir kağıt haline geliyordu. Almanlar kırılan onurlarını tamir etmek ve tekrar normal standartta bir hayat sürmek istiyorlardı. Nazizm bu vaatle ortaya çıkacak ve destek toplayacaktı.

1918’de savaştan yenik ayrılan Almanya’da imparatorun tahtan ayrılmasıyla, Almanların alışkın olmadıkları, demokratik bir sistem, cumhuriyet kuruldu. Yapılan seçimler sonrası farklı siyasal partiler parlamentoya girdiler. Bu sırada yaşanan ekonomik ve sosyal olumsuzluklar yanında bir de savaştan yenik ayrılmanın ezikliği vardı. Naziler tüm bunlara sebep olarak demokratik kurumlar, siyaset adamlarını ve Yahudileri gösteriyorlardı.
Eski bir asker olan Adolf Hitler, 1921 de Nazi Partisi’nin ( Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi ) önderi oldu. Bu parti aslında sosyalizme karşıydı ve yalnızca “Büyük Almanya” ülküsüne bağlıydı. Üyeler askeri üniforma giyerler ve Hitler’in askerleri gibi davranırlardı. Hitler’in 1921 de kurduğu ve 1925’te yeniden örgütlediği Fırtına Bölüğü (Sturmabteilung-SA) olarak adlandırılan çeteler kendilerinden olmayan herkesi sindirmek için zor kullandılar.
Hitler önderliğindeki Nazilerin Bavyera’yı ele geçirmek için olan ayaklanmaları başarısız oldu ve Hitler bir yıl hapiste kaldı. Bu sürede Nazilerin kutsal kitapları olarak benimsedikleri Kavgam adlı kitabını yazdı. Kitabında demokrasiyi küçümseyen Hitler, Alman ırkının üstünlüğü vurguluyor, Yahudi düşmanlığını pekiştiriyordu.
Gelişen ve durumu gittikçe düzelen Almanya’da Nazi düşünceleri etkisini kaybediyordu. Fakat 1929-1932 deki ekonomik bunalım sonucu büyüyen işsizlik Nazilerin canlanmasına neden oldu. Nazi partisi ilk büyük başarısını da 1930 seçimlerinde kazandı ama iktidarları için yeterli oyu toplayamamışlardı. Sonunda Nazi partisi parlamentonun önemli partilerinden biri haline geldi. Tabi bunu yaparken Naziler aynen İtalyan Faşist Partisi'nin yaptığı gibi yasa dışı yolları kullandılar. 30 Ocak 1933 günü Hitler şansölyeliğe (başbakanlığa) atandı. Atayan Cumhurbaşkanı Hindenburg'du. Çünkü Nasyonal Sosyalist hareket tehlikeli bir biçimde kuvvetini artırıyordu. Bu durumun farkında olan Hindenburg bir iç savaşa yol açmamak için bu atamayı yaptı. Hitler, Mart ayında yeni bir seçime gitti. Bu seçimde Naziler, faşist iktidarların tümünün yaptığı gibi korkutma, sindirme ve hile yollarına başvurdular. Böylece hem yürütme, hem de yasama gücü Hitler'in eline geçmiş oldu. Ancak kısa bir süre sonra Hitler'in yetkileri daha da artacaktı. Nitekim 1934’de Hindenburg'un ölümü üzerine, Cumhurbaşkanlığı ve şansölyelik makamları birleştirildi. Ve her ikisini de Hitler üzerine aldı. Hitler, Mussolini'nin izlediği siyaseti takip ediyordu. Güç kullanmasının yanı sıra her türlü antidemokratik yönteme de başvurabiliyordu. Devlet bir polis devletine dönüştürüldü. SS ler ve Gestapo (Devlet Gizli Polisi) devlet terörü uygulayarak Almanya ve işgal edilen topraklarda kendilerine karşı çıkanları öldürdüler, işkence ettiler yada toplama kamplarına gönderdiler. Bunun yanında bütün muhalefet partileri kapatıldı, sendikalar yasa dışı ilan edildi, kişi özgürlükleri ise tamamıyla ortadan kaldırıldı. Üniversite hocalarının dahi Hitler'e bağlılık yemini etmesi gerekiyordu. Nazi baskısı hayatın her alanında kendini hissettiriyordu.
Hitler dış politikada, üstün olarak nitelediği Alman ırkını bir araya toplamak ve bu ırkın rahatça yaşamasını sağlayacak “yaşam alanı”nı elde etmek amacıyla önce Avusturya’yı (1938 ) ardından Çekoslovakya’yı (1939) Alman topraklarına kattı . Polonya’yı 1939’da işgal ederek Naziler 2. Dünya Savaşı’na yol açmış oldular. Bu hareket tamamen alman yararınaydı baska bir hareket almanları refaha kavusturamazdı, bu hareket ADOLF HİTLERİN son çaresiydi

_________________
ALEVILER BIRLESIN
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://alewitas.gooforum.com
Sponsored content




MesajKonu: Geri: FAŞİST VE FAŞİZM   

Sayfa başına dön Aşağa gitmek
 
FAŞİST VE FAŞİZM
Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
ALEVILER BIRLIGI :: GENEL KONULAR :: İç ve Dış Politika-
Buraya geçin: