ALEVILER BIRLIGI

Ozgur ve Demoktrat Platform
 
AnasayfaAnasayfa  PortalliPortalli  TakvimTakvim  GaleriGaleri  SSSSSS  AramaArama  Kayıt OlKayıt Ol  Üye ListesiÜye Listesi  Kullanıcı GruplarıKullanıcı Grupları  Giriş yap  

Paylaş | 
 

 Özhan Hakan

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek 
YazarMesaj
sunam
Guvenilır Üye
Guvenilır Üye
avatar

Kadın
Mesaj Sayısı : 162
Yaş : 45
Meslek : işsizlik
Kayıt tarihi : 25/01/07

MesajKonu: Özhan Hakan   25/1/2007, 17:52

Avuçlarda Saklıdır Özgürlüğün Zilan Vakti
Ay düşer geceye,
bilinmezlikle dolu bir bilmecedir gece...
Melez şafakların utangaç yüzüdür
Öte yüzü ışık, öte yüzü biz olan yanımızdır.

Biz ışığa devrilen gecelerden geliriz...
Tan doğanda
ışığı hep biz
avuçlarımızda saklarız...
Düşümüz de hep yıldız yağmurunun hazanlarıdır
Ve biz
ışığa aşığız.

Avuçladığımız, doya doya içtiğimiz,
baktıkça utandığımız
ve her döngüsünde kendimiz olduğumuz gerçekliğimizdir O.
Ve O içimizdedir.
Bizde umudun içinde.

Bazen baharı selamlayan gelinciğin nazlı kirpiğinde takılıdır.
Bazen bir uçurum sessizliğinde,
bazen de sim kapıların ışıldayan tokmağında
asılıdır.

Belki zaman tünelinde kaybolan geçmişimizdir.
Belki de mekanı biz olan benliğimiz...
Ama her zaman
yüzümüzü döndüğümüz Kybele'dir ışık...

Biz ışığa aşığız.
Mani'nin bahçesi kadar tutkunuzdur O'na.
Onda yaşar, onda ölür, onda ararız umudu.
Umut bir ateş parçası içimizde,
bir kurulu volkan,
ışığın huzmelerinde arınan gerçektir
umut...

Ve bu yürek atışında,
bir geleceğin kıyısına oturmuş tarihin seyrindeyim.

Ay düşmüş gecede
yıldızlara uzandım. Zülüflerine dokundukça ağladım.
Bir haziran yüreğimle
Fırat'a aktım ve tarih benim seyrimdeydi...

FIRAT.
Taşkın öfkende
kabarır yüreğim
Süzülen perçeminde,
Kınalı yataklarında döllenir
umudum.

Döllenen umudumla Fırat'taydım. Kıyılarına değen çapalara, toprağa düşen
tohumlara dokundum. İştar'ı gördüm, kara başlı çocukları, şiir dilli
anaları...
İştar'ı tılsımlı toprağın şafağında gördüm, utandım. Deniz gülüşleriyle
dokundu bana. Tanrıça kadar sıcak, tanrıça kadar yakındım ona... Sonra umuduma dokundu,
kutsanmış toprağını avuçlarımda sakladı. Ve ben suskundum.

Yıldızlar gezinirken gecede ben tarihin ötesindeydim.
Tarih kıvrılıp giderken mekana
zamandaki izlerini aradım ve nazlı geleceğimle ben Diclem'e akıyordum.
Dicle
onbinyıllık yalnızlığımdı.

Hangi mekan döngüsünde akansın
DİCLEM
Hangi bilinmez kıyılarda.
Aktıkça mekan olur yüreğim,
Ve sen mekanıma dolarsın...
Seni bir zaman yokluğunda damıttım,

Tarih yok olmuş mekandır
DİCLEM...
Tarih uçsuz medeniyetin kıyısında
DİCLEM'dir...

Dümensiz bir mekanda Diclem'deydim. Dicle nazlı, Dicle
geleceğin umudunu serper kayalara... Star'ın kırpışan bakışlarında kıvrılırdı
Dicle... Kıyısına takılır gözlerim. Kıyısı bize koşan ötemizdir. Ve biz ötesinde
inzivadayız...
Sessiz kulelerde soylu...
Bir sunak taşına serilir
yüreğimiz bir haziran sonu.
Umudumuz ateşte tavlanır ve biz sunaklara adanmışlardanız...

Peçeli gözleri ile Zerdüşt'ü sunakta gördüm.
Geceyi yalayan ışığında
gülümsüyordu bana...
Zifiri bir gecede yıldızlar uzandı.
Bir tutam yıldızı
sunaklarda adadı.
Kızıllığında kutsayıp avuçlarıma uzattı.
Ürktüm...
Bir avuç ateşle çığlıklayan meşaleydim...
Ve Ahriman gölgemde çökmüştü.

Bir avuç toprak, bir avuç ateş ile tarihin seyrindeydim.
Mehtaplı bir gecenin evrilen haziranında içkindim...
Yalnızlığım,
sessiz isyanlarımda haykırıyordu artık.
Artık suskundum.
Bir alabora sonrası Munzur'a aktım.
Ali boğazından Kutu deresine dolandım,
coşkundum, kabaran binyıllık kuraklığımla
Deriya Sim'deydim...

Ağıtlı bir anayı kıl çadırında gördüm...
Lorili ezgilerinde
beşiğine dokundum, duruldum.
Umudum, isyanım, geleceğimdi ellerinde yoğrulan...
Burnundaki hızmaya, ayağındaki halhala vuruldum,
utandım...
Uzanıp yanaklarına dokundum.
Islak kirpiklerinden gözyaşını topladım.
Gözyaşını yüreğime akıttım.
İçtim...
İçtikçe susadım. İçtikçe doydum,
içtikçe boğuldum.
Soluksuz bir nefesin kıyısına vurdum, bitkindim...

Gezdiğim bir tarih kıyısı belki kirpiğe takılmış bir düştü...
Uyandım ve düşümde gözyaşlarını içtim...
Avuçlarıma baktım, gelecek çizgilerine
karışmış kıvrımlarında toprağın nemini gördüm.
Alev rengi parmaklara dokundum,
sarı-sıcak mekanların yalaz korlarıydı ışıyan.
Zamanı ise bir 30 Haziran şafağı...
Bir tanrıça soyluluğu ve bir GÜNEŞ suskunluğu...

Her şey
suskun dillerin
çalınmış beşiklerin ve ağlamaklı bebelerin çığlığında başladı.
Belki esmerleşen bir gülüşte,
belki de umut ortaklığında.
Her şey alaca bir geyiğin seken yürüyüşünde başladı.
Ama her şey bir 30 Haziran'da başladı.

Oysa biz uyuyan gecenin
ninnileriyle büyümüştük,
belki lorilerin ezgili büyüsünde...
Biz onu geleceğin seherlerinde içmiştik.
Çünkü o biz olan gerçekliğimizdir.
Ve biz tarih kıyısına demir atmış umut gibiydik...
Mağrur
ama cesur...

Ağıtlarımız analarımıza miras kalmıştı,
deşilmiş karınlarımız ise körpe gelinlerimize...
Çocuklarımıza ise hep yalın ayak,
korkulu ninniler kalmıştı
ve biz hep suskun, biz hep virandık...
Kapı kapı dilenip umut dileyen,
efendisinden merhamet umandık.
Biz nüfussuz bir şehir gibi dilsizdik.
Biz,
biz olmayan başkasıydık.

Bin yılların hazinesinde fakirdik...
Bilinmezlik koylarına demir attığımız
korkularımızdı.
Dedelerin, ninelerin, şeyhlerin ve mirlerin muskalayıp sakladıkları, derinlerimize gömdükleri umudumuzdu.
Ve umut içimizde aranmalıydı
yitirilen yerde...
Belki bir pınar başında, belki zapt edilmiş göklerde,
belki sim kapıların eşiğinde.
Kim bilir belki bir tanrıça sunağında...

Bir ışık
gerekiyordu geceye...
İştar gibi,
Venüs, İsis, Zilan gibi bir yıldız
gerekiyordu geceye...
Patlayan bombalar, yalpalayan mermiler gibi.
Zerdüşt gibi bir alev yakmalıydı korkuyu.

Tıpkı yedi günlük kelebeğin
heyecanlı koşuşturmasında
ateşte kutsanmalıydı.
Ve tanımalıydı ışığı... Işıyan gerçekliğini içmeliydi belki...

Belki de yıldızlara uzanıp Zühal'e tırmanmalıydı,
göğün son katında
Zühal'in avuçlarından içmeliydi sonsuzluğu...
Ve bilgeliğin sınırında ölümsüzleşmeliydi.
Belki de Ahu'lu bir sözün kıyısında GÜNEŞ'e dokunmalıydı...
kim bilir belki de bir 30 Haziran günü.

Her hücresinde bir asır
Her bakışında bin umut
Her dokunuşunda sonsuz
gelecek ile kendini yaratmaktı...
Tanrıçalaşmaktı.

Ve bir 30 Haziran günü güneşin
kızıllığında arınıyordu Zilan...

Ateş oluyordu, toprak,
soluduğumuz hava,
içtiğimiz su...

Dicle'sinde öfkemiz, Fırat'ında sevdamızdı.

Zilan,
gerçek olan zamanın tek mekansal tanığı.
Onbin yıllık esaretin zapt edilmiş
zaferiydi.

Ve Zilan; hücre hücre, petek petek ve damla damla
biriken ve
ilmik ilmik dokunan geleceğimizdi.
Çünkü Zilan umuttu,
Çünkü Zilan
içimizdeki tanrıçaydı.
Ve bir 30 Haziran devrilirken geceye tunç el'in eridiği
bir alev girdabında kana bulanmış, al perçemli zülüflerine dokundum,
deniz gözlerine, kınalı avuçlarına...
Minik avuçlarından toprağın nemli kokusu geliyordu.
Hasadı yapılmamış bir tanrıça kıyısı, suskun...
Saçlarından süzülen kızıllık
durulanıp yüreğime akmıştı. İksiri bozulmamış göz yaşı kadar
duru...

Yüreğinin tam ortasında sıkı sıkıya tuttuğu,
sunaklarında adanmış ateşi gördüm,
eridim...
Ve... Ve soluksuz dudaklarından bitimsiz havasıyla umudu soludum,
dirildim...
Sonra...
Eğilip gözlerine baktım, deniz gözlerin alevinde
güneşi gördüm...!
Ve sözünü güneşe adadım...

Tanrıçalar dile gelse
Ve sorsalar dileğimi
Onlara derim ki:
Bana
Bir avuç toprak,
Bir avuç su,
Bir avuç ateş ve
Bir
içimlik soluk verin...
'Neden bir avuç' diye sorarlarsa eğer
onlara derim

ÖZGÜRLÜĞÜN ZİLAN VAKTİ
AVUÇLARDA SAKLIDIR...!

Özhan Hakan
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
 
Özhan Hakan
Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası
 Similar topics
-
» Hakan Şükürün Hayatı
» Hakan Çeliker Resimleri
» Öğretmenlerimiz

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
ALEVILER BIRLIGI :: KULTUR SANAT EDEBIYAT :: Siir Bolumu :: Antoloji-
Buraya geçin: